Freud'a göre içsel yaşantılar bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam bilinç düzeyinde kişi, anılar, düşünceler, duygular gibi içsel yaşantıların farkındadır.
19. yüzyılın sonunda
Sigmund Freud öncülüğü ile bir grup doktor, akıl ve ruh hastalıklarını
psikolojik açıdan incelemeye çalışmışlardır. Zira bu hastalıklardan bir çoğunun
fiziksel veya organik kaynakları bulunamıyordu. Hastalıkların kaynaklarının
bulunmasında önce hipnoza başvurulmuştur; daha sonraları da psikanaliz yöntemi
geliştirilmiştir.
Freud, akıl hastalıklarının psikolojik nedenlerini incelerken "Bilinçaltı" nı
keşfetmiştir. Freud ve arkadaşları psikoz ve nevrozların çoğunun, kişinin
çocukluktan itibaren tatmin edilmemiş olan arzu ve ihtiyaçlarının baskı altına
alınmasından, bilinç dışına itilmesinden meydana geldiğini öne sürmüşlerdir.
Kliniklerde yaptıkları deneylerde bunu kanıtlamaya çalışmışlardır.
Freud'a göre içsel yaşantılar bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç
düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam bilinç düzeyinde kişi, anılar, düşünceler,
duygular gibi içsel yaşantıların farkındadır. Bilinç tam olarak aydınlıktır.
İkinci düzey bilinç öncesidir, burası bilince yakın olan anıların, arzuların bir
deposu gibidir. Kişi bunların farkında değildir, ama istediği anda bilinç
alanına çıkabilir. Üçüncü düzey ise bilinçaltıdır. Burada kişinin istediği zaman
bilinç alanına çıkaramadığı varlıklarından bile haberdar olmadığı duyguları,
düşünceleri, anıları, dürtüleri bulunur.
Bilinçaltında bulunan bu düşünceler yok olmazlar. Kişiyi rahatsız eder,
davranışlarını şu ya da bu şekilde etkilerler. Bilinçaltı düşünceleri rüya ve
hayallerde ortaya çıkar.
Freud'a göre anormal davranışlar, aslında insanların ruhsal çatışmalarından
kurtulabilmek için başvurdukları çabalardır. Bu nedenle bu davranışlar asla
anlaşılmayacak olan davranışlar değildir. Normal davranışlarla aralarında
yalnızca bir derece fark vardır. Freud, ayrıca kişilik konusunda da yeni bir
görüş getirmiştir. İnsanın id-ego-süper ego denilen üç yanını ve bunların
etkileşimini incelemiştir.
Özet olarak psikanalitik psikologlar (Freud, Adler ve Jung) akıl hastalıklarını
ve bilinçaltını klinik yöntemlere ve gözleme başvurarak incelemişlerdir.
Psikolojinin bulgularını hekimlik alanında kullanmışlardır.
Psikoterapistler,
hastalarının tedaviden yararlanmasına, bazen de yararlanmamasına neden olan
etkenleri bilmek isterler. Freud'un teknik üzerine yazılarından itibaren yapılan
yayınlarda tanımlanan tedavi edici etkenler (TEE'ler), göreceli vurgu
farklılığına karşın genelde benzerlik gösterir. Bu konuda A.B.D.'de yapılmış çok
merkezli araştırma projelerinin sonuçlarından yararlanarak genellemelerde
bulunan araştırmacılardan biri de Luborsky'dir. Luborsky "Psikanalitik ve
Psikodinamik Tedavi Edici Etkenler" isimli yazısında incelemelerini başlıca iki
bölümde ele almıştır.
1.Tedavi öncesi alınan bilgi ve yapılan ölçümlerden saptanan TEE'ler:
a.Hastaya özgü nitelikler (IQ, anksiyete düzeyi, Rorschach bulguları, önceki
psikoterapi deneyimi, tanı gibi),
b.Terapiste özgü nitelikler (kişilik, deneyim, beceri, ilgi alanı, tutumlar
gibi)
Hasta ve terapist niteliklerinden hiçbiri, tedavi sonucuyla ilgili anlamlı
prediktif bulunmamıştır.
c.Hasta ve terapist niteliklerinin benzerlikleri (matching)
Bunlar içinde saptanan tek anlamlı sonuç, evli terapistlerin, evli hastalarla
aldığı sonuçların daha iyi olmasıdır.
1.Tedavi sürecinde
hasta-terapist etkileşimini değerlendirerek saptanan TEE'ler:
I.İlk seansların beş
dakikalık bölümlerinden saptananlar:
a.Hastaya özgü niteliklerden yaşantılama (experiencing) ve bunu ifade edebilme
becerisi anlamlı prediktif bulunmuştur.
b.Terapiste özgü niteliklerden empati, içtenlikli olma (genuineness) ve
sahiplenici olmayan yakınlık orta derecede anlamlı bulunmuştur. Bu değişkenler,
danışan merkezli psikoterapide (Rogerian) yüksek derecede anlamlıdır.
c.Farklı psikoterapi yöntemlerindeki sonuçlar karşılaştırıldığında, anlamlı bir
fark bulunmamıştır (Bireysel, grup/kısa süreli, uzun süreli/ danışan merkezli,
davranışçı gibi). Sınırlı fobide davranışçı yöntemin, bazı düşük sosyo-ekonomik
gruplarda psikoterapiyi direktif yöntemlerle modifiye etmenin daha başarılı
olması gibi istisnalar da saptanmıştır.
Tüm seans içeriklerinden
saptanan TEE'ler
(Bu saptama, teyp kayıtları
ve süreç notlarının yanı sıra, bağımsız terapistlerin tedavi öncesi ve sonrası
yapılan görüşmelerden elde edilen verilere dayanarak yaptığı değerlendirmelere
dayandırılmıştır).
a.Hastanın yardım ilişkisini yaşantılayabilme becerisi
Bu beceri, hastanın terapisti ve terapiyi yardımcı olarak yaşayabilme
kapasitesine bağlıdır. Bunun tüm psikoterapi türlerinde en önde gelen etken
olduğu ve sonuçtaki başarı ile belirgin ilişkisi bulunduğu saptanmıştır.
İki tip yardım ilişkisi belirlenmiştir:
1.Hastanın, terapisti,
destekleyici ve yardımcı olarak algılamasını içeren yardım ilişkisi,
2.Hastanın sorunlarıyla başetme çabasında terapistle birlikte çalışabilmesini,
işbirliği yapabilmesini içeren yardım ilişkisi.
Yardım alabilmede önemli olan iki etken şunlardır:
1.Terapistin bu yaşantıyı teşvik edebilme ve geliştirebilme becerisi,
2.Hastanın bu ilişkiyi olumlu ve yardımcı olarak yaşayabilmesine zemin ve olanak
sağlayan geçmiş ilişki deneyimleri (nesne ilişkileri repertuarı).
Psikoterapiden yararlanacağına dair inancı, beklentisi ve ümidi olanlarda,
sürekli negatif beklentiler içinde olanlara oranla başarı daha fazla
bulunmuştur. Olumlu bir yardım ilişkisi kurulduğunda ve terapistin müdahaleleri
yerinde olduğunda, yapılan teknik hataların sonuca olumsuz etkisinin olmadığı
saptanmıştır.
a.Hastanın içselleştirebilme ve kazandıklarını sürdürebilme kapasitesi
Bu kapasite - az önce tanımlanan - ikinci tip yardım ilişkisiyle bağlantılı
bulunmuştur. Yani, hastanın amaçlarına ulaşma sürecinde terapistle birlikte çaba
gösterebilmesi ve zamanla bu tarzı kendini anlamada kullanabilmeyi öğrenerek
özerkleşmesi kastedilmektedir. Bu tip ilişkiyi yaşayabilenlerde, terapide
edinilen kazançların terapi bitişinden sonra da sürdürülme şansı, birinci tip
ilişkiye yatkın olanlara (yani yardım beklentisi ağırlıkla terapistin
desteğinden olanlara) oranla daha yüksek olarak saptanmıştır. Bunun temel
nedeni, içselleştirme becerisindeki yetersizliktir. Bu kişilerde psikoterapi
sonucunda belirgin düzelme olsa da, takip çalışmalarında, bitişten sonraki ilk
1-2 yıl içinde kazanılanların çoğunun yitirildiği gözlenmiştir. Beklentisi ve
yaşantısı bu biçimde olanlarda, birden fazla terapi görmeye ya da terapiyi bir
yaşam biçimine dönüştürmeye sık rastlanmaktadır.
Kazançların sürdürülmesinde önemli bir etken de, dış desteklerin varlığıdır.
Terapi grubu üyeleri, AA gibi gruplar, aile üyelerinin desteği, hastanelerin
sonraki bakım (after-care) sistemleri veya terapistle bitiş sonrası belli
aralıklarla görüşmenin sürdürülmesi, bu tür desteklere örnektir.
b.Hastanın duygu ve düşüncelerine toleransındaki artış
"Anılarından ve
anımsamaktan korku" olarak Freud'un da vurguladığı bir etkendir. Diğer bir yönü,
regresyonlara toleransın artışında gözlenir. Katarsis veya abreaksiyon da kısmen
bu etkenle örtüşmektedir. Bu etken, travmatik düşüncenin ifade edildiğinde daha
az travmatik olma ilkesine dayanmaktadır. Benzer bir etken de, kendini
eleştirmenin azalması sonucu kendini kabul etmedeki artıştır.
Terapistin ilişkiyi -
özellikle aktarımı - iyi yönlendirebilmesi
Bu becerinin iki
yönü tanımlanmıştır:
1.Hastanın yardım ilişkisi
yaşayabilmesini teşvik ve kolaylaştırma,
2.Aktarımın gözden kaçırılarak veya değerlendirilmeyerek tedavi edici etkisinin
kaybolmasına, erken sonlanmalara ve drop-out'a neden olmasına fırsat vermeme.
Yönlendirme, iki yolla gerçekleştirilir:
1.Aktarımın, yani ilişkideki merkezi çatışma temasının yorumlanmasıyla,
2.Bu çatışmanın uzantısı olarak hastanın beklentisine uyan davranışlardan
kaçınılmasıyla (Hasta, ilişkilerindeki olumsuz beklentilerinin terapide de
tekrarlanacağı inancıyla terapisti sınama eğilimindedir).
e) Terapistin anlaşılır ve makul bir tekniğe sahip olması
Teknik, hasta ve terapistin
birlikte yapacaklarının gündem ve zeminini oluşturur. İkisinin de bunun etkili
olacağına dair inançlarının olması sonucun daha olumlu olmasını sağlamaktadır.
Tekniğin nitelikleri ilişkinin daha verimli olmasına katkıda bulunur.
f.Hasta ve terapistin birlikte araştırarak anlamaya çalışması
Bu, özellikle psikodinamik
yönelimli psikoterapilerde önemli bir etkendir. Psikanalizin ilk yıllarında en
önemli amacın içgörü geliştirme olduğu düşünülüyordu. Daha sonra etkisinin
sınırlı olduğu anlaşıldı. Bunun yanı sıra, hasta ve terapistin, üzerinde
çalıştıkları bir ortak gündem oluşturmasının yararları tanımlanmıştır. Bu
yararlar üç bölümde özetlenebilir:
1.Hasta ve terapist için kabul edilir ve anlaşılır bir amaç olması,
2.Hastaya bazı değer ve yaşam biçimlerinin öğretilmesi yerine, kendisinin
anlaması ve keşfetmesinin etik açıdan daha uygun olması,
3.Nihai hedef olan özerklik ile de tutarlı bir amaç olması. Ortak araştırma
biçimini kendi başına da uygulayabilir olması. Bu, kazandıklarını sürdürebilme
açısından önemli bir katkı sağlar.
Birlikte araştırma süreci terapist açısından sürekli tekrarlanan üç aşamada ele
alınabilir:
1.DİNLEME: İyi bir dinleyici olmayı ve hastanın da böyle olması
için teşvik etmeyi içerir. Seansın büyük bölümünü düşünmeksizin dinleme
oluşturur.
2.ANLAMA: Düşünmenin, sezgilerin ve hipotez geliştirmenin
ağırlıklı olduğu bir aşamadır. Dikkatin, ilişkiye özgü merkezi çatışma temasına
dair getirilen ipuçları ve özellikle bu temanın terapistle ilişkide yaşanması
üzerinde yoğunlaşması söz konusudur. İlişkinin aktarımsal ve gerçek
niteliklerinin anlaşılması, yaşanacak güçlüklerin halledilmesinde değerli bir
yol göstericidir.
3.YANITLAMA: Burada da yanıtın en önemli yanı, ilişkisel
çatışma temasına yönelik olmasıdır. Böylece hem terapist hem hastanın, aktarımla
ilgili bulguların farkında olması ve yanı sıra direncin azalması mümkün
olabilmektedir.
Tanımlanan anlamaya çalışma yöntemi - bilişsel terapinin vurguladığı -, sorun
çözme becerilerini geliştirme çalışmaları ile de bağlantılıdır. Anlamanın,
kişinin istediğini elde etme ve daha iyi çözümler bulma becerilerini arttırması
beklenir. Çatışmalı ilişki teması, hastanın ilişkilerinde ihtiyacını elde etme
çabasında tekrarlayan olumsuz sonuçlar yaratır. Olumlu yeni alternatiflere dair
farkındalığın ve uygulama becerilerinin kazanılması, anlamaya çalışma yönteminin
kavrandığının bir göstergesi olmaktadır.
f.Hastanın değişme
ihtiyacı ve motivasyonu
Motivasyon, çoğunlukla
semptomlardan dolayı yaşanan olumsuz duyguların derecesiyle ve terapiden
yararlanma beklentisiyle orantılıdır.
"OLMA" VE "YAPMA" OLARAK BİSEKSÜALİTE
Winnicott, insan tabiatının
yapısal olarak biseksüel olduğunu kabul etmiş ve bu bütün içindeki kadınsı (female)
ve erkeksi (male) elementleri tanımlamaya çalışmıştır. Kadınsı elementin
niteliğinin "olma" (being) yaşantısında, erkeksi elementin de "yapma" (doing)
yaşantısında ifade edildiğini söyler. "Yapma" kapasitesi, primer olan ve temel
güveni sağlayan "olma" kapasitesinin zeminine dayanmaktadır. Böyle bir zemine
dayanmayan, bir "kişi" olarak varolduğunu hissetmeyen, dolayısıyla kendini
güvende hissetmeyen hastaların, birşeyler yapmak ve aktivitelerini sürdürmek
için mücadelelerini klinik olarak gözleyebiliriz.
Bu güven, stabil bir anne
ile yeterince iyi bir ilişki yaşayıp primer identifikasyon yoluyla
sağlanmaktadır. Güvenlik, kendi olma duygusu, net bir egonun doğmaya başlaması,
kimlik oluşumu ve nesne ilişkileri içinde gelişebilme, bu temel koşula bağlıdır.
Bu gerçekleşmediğinde, potansiyel ego, hayata sağlıklı bir başlangıç yapamamakta
ve bunun sonucunda içsel boşluk, hiçlik, varolmama ve kendi olamama duyguları
gelişir ki, psikoterapinin önündeki en ağır sorun budur. Bu sorunun aşılması
ancak analist veya terapistin hastayla ego gelişimini mümkün kılabilecek bir
ilişkide kurabilmesi ile mümkün olabilir.
Hastanın psişik bir yaşantısı olabilmesi, bunu "özne" (subject) olarak
yaşayabileceği belli derecede gelişmiş bir egoyu gerektirmektedir.
Depersonalizasyon ve derealizasyonu yaşaması için bile bir öznenin varolması
zorunludur. En ağır olgular, içsel fantezi dünyasında, kendilik duygusuna benzer
bir durumu sürdürebilmeye çalışan psikotik durumlarda görülür.
Sağlıklı gelişmede ise, bebeğin anne ile, daha özgün olarak anne memesi ile olan
ilişkisinde yaşadığı duygusal paylaşım, özdeşleşme ve ego gelişimine zemin
hazırlar. Winnicott, kadınsı ve erkeksi elementlerin hem kadında hem erkekte
olduğunu savunur. İki cinste de ilişkinin, meme ile olan ilişkiyle başlaması,
kadınsı elementin yani "olma" yaşantısının, "yapma" yaşantısından önce gelmesini
açıklar. Böyle bir "kadınsı element içeren meme" durumunun tersi, telaşlı,
dominant, bebeğin ne zaman besleneceğini dikte eden annelerde görülür. Burada
annenin sunduğu "yalancı-erkeksi element içeren meme" dir ve amacı "bebeğe
birşeyler yapmak"tır. Maternal anne ise bebeğin duygusal ihtiyaçlarını anlar,
beslenmeyi bebeğin istediği biçim ve hızda gerçekleştirmesinden memnundur ve -
en önemlisi - doyduktan sonra göğsünde rahatça uyumasına izin verir. Böylelikle
ona "kadınsı element içeren memeyi" sunar. Bu, bebeğin huzurlu bir varoluş
içinde "olmayı" yaşantılamayabilmesine olanak sağlar. Bu yaşantı yeterince sık
ve uzun olarak sağlandığında, güçlü bir ego gelişiminin temelleri de atılmış
demektir. "Olma" ve "ilişki içinde olma" yaşantıları, baştan itibaren
birbirinden ayrılamaz.
Ego gelişimini sağlayacak ilişki yeterince gelişmediğinde, egonun bir kısmı dış
dünyadan çekilmekte, kendini dünyayla başetmede yetersiz, zayıf hissetmektedir.
Yapısal potansiyelin bir bölümü yaşamın başlangıcında ayrı, baskılanmış ve
uyarılamaz bir biçimde derinlere itilmektedir. Bu bölümün bütünleşebilmesi ve
gelişime katılması mümkün olmamaktadır. Aynı anda psişik yapıdaki kadınsı ve
erkeksi elementler de biraraya gelememektedir. Winnicott, bu kopuk bölümün,
hasta tarafından bilinmediğini, bilinçli veya bilinçdışı olarak egonun
yaşantısına katılmadığını belirtir. İşte terapistin ulaşması, ilişki kurması
gereken bölüm de budur. Terapistin işlevi, hastanın kaybettiği potansiyeli ile
ilişkisini kurmasına ve kendisini bulmasına yardımcı olmaktır.
Guntrip, Winnicott'un
biseksüalite ile ilgili saptamalarından yola çıkarak, erkekte ve kadında kopuk
olan bu elementin, kadınsı element olduğu belirtir. "Olmak" mümkün ise, "yapmak"
onu doğal olarak takip eder. Değilse, zorlamak tarzında yapma, hem olma hem
yapmanın yerini tutmaya çalışacaktır. "Olma" duygusunun kaybı, "yapma"
kapasitesinin tükenmesine neden olur. "Olma" yaşantısının ardından "yapma" ile
ilgili pratik eylemlerin gelmemesi, "olma" yaşantısını ketleyecektir. "Olma"
zeminine dayanmayan "yapma", obsesif tekrarlamalar gibi anlamsız, amaçsız,
meşguliyet olsun, bir şey yapılmış olsun diye yapılan aktivitelerdir. Yapay bir
çabayla "olmaya" çalışmaktır. Katı bir çalışma temposu şeklinde görülebilir.
Aktiviteler zorla, gergin, sinirli ve aşırı gayretle yapılmaktadır. Manik veya
obsesif-kompulsif nitelikte olabilir. Zihin, yokoluşa (non-existence) doğru
gidişin gizli korkusu nedeniyle duramaz, dinlenemez ve gevşeyemez.
Yalancı-Kadınsı ve Yalancı-Erkeksi Biçimde Patolojik "Olma" ve "Yapma"
Winnicott, "pasif ve aktif"
terimlerinin, kadınsı ve erkeksi elementlere karşılık gelmese de aralarında
önemli bir bağlantı olduğunu söyler. Guntrip ise, "pasivite ve zorla aktivite"
terimlerini tercih ederek, bunları, kadınsı ve erkeksi elementlerin patolojik
biçimleri olarak tanımlar. Hastaların sıklıkla bu iki zıt uç arasında gidip
geldiğine dikkati çeker.
Bu patolojik biçimler iki cinsiyette de görülebilir. Yalancı-kadınsı (pseudo-female)
niteliklerde, "güçsüzlük" başlığı altında boyun eğme, çaresizlik, olamama (non-entity),
mazoşizm yer alırken, yalancı-erkekside "güçlülük" başlığı altında baskınlık,
saldırganlık, maçoluk, kompulsif aşırı aktivite ve sadizm yer alır. Burada,
sağlıklı bireyde söz konusu olan kadınsı ve erkeksi elementlerin birbirini
tamamlayıcı biçimde kişilik gelişimine katılımı mümkün olmamıştır.
Yalancı-erkeksi tutumlar, sağlıklı "yapma" ve "olma"ya alternatif oluşturma
çabasıdır. Yalancı-kadınsı tutumlar, pasivite ve zayıflık biçimindedir;
varolamama, tam bir kişi olamama şeklinde ifade edilir. Sağlıklı kadınsı element
kopuk ise, sağlıklı erkeksi element de kayıptır.
Genelde, yalancı-kadınsı tutumlarla yalancı-erkeksi tutumlar arasında seçim
yapma zorunluluğu olursa, yalancı-erkeksi roller tercih edilir. Çünkü,
yalancı-kadınsı özelliklerden nefret edilir. Bu nefret, anne veya babanın zayıf
yanlarıyla bağlantılıdır.
Gerçek Kadınsı ve Erkeksi Özellikler Olarak Sağlıklı "Olma" ve "Yapma"
İki element, kadın ve
erkekte doğal olarak birlikte gelişir. Kadında kadınsı, erkekte erkeksi
elementin ağırlıklı olması beklenir. Karşı cins elementi de yok olmamalıdır. Bu
element ağır basarsa, kadında maskülin protest, erkekte efemine davranış
biçiminde görülür.
Ağırlıkları belirleyenin cinslerin üreme ve çocuk bakımındaki farklı rollerinden
kaynaklandığı düşünülür. Hamile kaldığında kadının rolü "olma" ağırlıklıdır.
Bebeğin varolması, annenin "olmayı" sürdürmesine bağlıdır. Doğum öncesi fiziksel
birliktelik sonradan psişik birliktelik olarak sürer. Bu birlik (oneness)
yaşanabilirse, bebek ilerde ayrılmayı başarabilir. Bu esnada babanın rolü anne
ve bebeğin "olmaya" devam etmesini sağlamak, korumak ve geçindirmektir. Çocuk
bireyleştikçe anne, onunla ve onun için "yapma" kapasitesi geliştirir. Çocuk,
baba ile ilişki kurabilince, baba da "olma" şeklindeki maternal kapasiteyi
edinir.
Kadınsı ve erkeksi özellikler, primer olarak - dar genital anlamda - seksüel
terimler değildir. Tüm kişilik işlevselliğini yansıtır. Cinsel ilişkide kadın da
erkek de hem kadınsı, hem erkeksi elementleri içeren tarzda reaksiyon verirler.
Önce ikisi de aktif olarak erkeksi elementleriyle, ardından huzur ve güven
içinde kadınsı elementleriyle etkileşim içindedirler. Hem kendileri olmayı, hem
"bir" olmayı hissederken güvenli bir ortam içindedirler. Yaşanan, bebekken
anneleriyle yaşadıkları primer identifikasyonun yetişkin düzeyinde
tekrarlanmasıdır.
Erkeksi / Kadınsı İlişki ve Bilme Biçimleri: Düşünme ve Hissetme
Erkeksi tip ilişkinin
tanımlanması daha kolaydır. Dürtülerin tatmini, ayrı oluş (seperateness),
aktivite, yapma, çalışma, entelektüel aktivite, cinsel aktivite gibi olguları
kapsar. Kadın ve erkekte görülen aktif biçimde yapmayı içerir.
Kadınsı tip ilişki, preverbal iletişimi de içeren, özdeşleşme ve birlikte olma
duygusu içinde paylaşım biçimindeki empatik bir ilişkiyi tanımlar. "Erkeksi
element içeren meme", bebeği aktif olarak besler, süt verir, onun için yapar.
"Kadınsı element içeren meme" ise, bebek için orda olur, güvenilir, rahatlatıcı,
yakın bir temas içindedir; ilişki, sevgi ve ilgi verir.
Bebek, başlangıçta kendisi ve meme arasında ayrım yapamaz, ama kendisinin
olmasının, memenin olmasına bağlı olduğunu hisseder. Bu, "özdeşleşme ile
bilme"nin başlangıcıdır. Kadınsı tipte bilmenin tipik örneği, annenin bebeğin
duygusuna dair sezgisel bilgisidir. Winnicott, bunun anneye, bebeği için doğru
olanı yapma yeteneğini kazandırdığını belirtir. Hissetme, kadınsı elementtir ve
olma, ilişkide olma, özdeşleşme ile bilme durumudur. Düşünme, erkeksi
elementtir, entelektüel bir aktivitedir. Tipik örneği, objektif bilimsel
araştırmadır. Kadın ve erkek, entelektüel aktivitelere aşırı yoğunlaşıp kadınsı
ve maternal kapasitelerini yeterince geliştiremez ise, bu, kişiliklerinin
fakirleşmesi ve "derinden bilme" kapasitelerinin azalmasına neden olur.
***
Özetlenecek olursa, biseksüel yapının dengeli, bütünleşmiş ve gelişmiş hali,
güvenlikli bir "olma" duygusundan doğal olarak gelişen bir "yapma" durumudur.
"Yapma", egonun ihtiyaç ve ilgilerini ifade ve tatmin eder, "olma"nın
tamamlayıcısıdır.
Erkeksi element, pratik eyleme yönelebilme ihtiyacında kendini gösterir. Kadınsı
element ise, duygulu ve duyarlı olma ihtiyacında, başkalarının hissettiklerine
duyarlı olma kapasitesinde kendini gösterir.
Kadınsı element, kadın veya erkekte, duyarlı ve kolay incinir olduğu için,
direnilmesi, dışlanması gereken bir zayıflık olarak görülebilir ve sert görünüm
altına gizlenebilir. Böyle hastalar, kendi kadınsı elementine bilinçdışı nefret
geliştirebilir, projeksiyon yapabilir, küçük kız ve kadınlara yönelik yıkıcı
dürtüleri olabilir.
Terapistin hastası için orada ve onunla birlikte olabilmesi, "olma" ve "yapma"
ile ilgili işlevleriyle, duygu, düşünce ve davranışları arasındaki bütünleşmenin
derecesine bağlıdır.
www.psikolojikdanisma.net/psikodinamik.htm